3 Kasım 2018 Cumartesi

HİZMET SEKTÖRÜ ANALİZİ VE KALE CAY BAHÇESİ-RUMELİ HİSARI





Bugün size şahane bir mekandan bahsedeceğim. Kale Cay Bahçesi'nden. Rumeli Hisarı'nda sahil havası alıp leziz bir kahvaltı yapmak isteyenlerin uğrayabileceği bir mekan burası. Yüksek Lisans projem nedeniyle mekan sahibi ile keyifli bir röportaj yapıp, hem hizmet sektörünü daha yakından tanıma fırsatını buldum. Hem de denize karşı İstanbul havası alıp keyifli bir cumartesi geçirdim. 

Yeme- içme sektörü insan odaklıdır. Yani işinizi severek yapmanız bu alanda hayatta kalmanızın olmazsa olmaz koşuludur. Bu yüzden insanları sevmeniz ve anlamanız gerekir. Üzülerek söylemeliyim ki ön yagılı biriyseniz ve alıngan bu ekosistemde mutsuz olmanız an meselesidir. Müşteri ile iç içe olunan meslekler bu profildeki kişilik yapılarına uygun değildir.

Günümüzün beyaz yakalıları kurumsal hayatlarından sıkılıp, kafe-restaurant açma hayaliyle yanıp tutuşmaktadır. Etrafımıza şöyle bir göz gezdirdiğimizde her sokak başında salgın gibi cafelerin açıldığanı görüyorüz. Fakat kaç tanesi varlığını sürdürebiliyor? Birçoğu üç yılı bulmadan tasını tarağını toplayıp ya kapanıyor. Ya da isim değişikliği ile varlığını sürdürmeye çalışıyor.

Restoran ve cafe işletmeciliği dışarıdan çok cazip, heyecan verici, eğlenceli görünebiliyor. Ancak, bir restoranı açmayı planlarken, bu renkli görüntüye aldanmamanızı tavsiye ederim. Planınızı, hesabınızı, iletişim stratejilerinizi belirlemeden yola çıkmak çok da akıllıca bir hareket olmayacaktır.

Girişimcililik, farkındalık demektir. Burnu iyi koku alan, iyi gözlemci, analitik, teknolojiyi, trendleri yakından takip eden ve kendini sürekli geliştiren. Pergel gibi bir ayağı Türkiye'ye saplanmış, sabit. Diğer ayağı dünyayı gözlemleyen... Hani çok popüler bir söz vardır: Global düşün, yerel hareket et.



İşletmenizi açar açmaz para kazanılacağına inanmak yapılan en büyük hatalardan biridir. Gerçi her zaman durum böyle olacak diye bir şey yok. Sadece temkinli ve maliyet hesaplarınızı profesyonelce yapmanızı öneririm. Yapamıyorsanız da uzmanlardan destek almalısınız. Konseptinizi, finansal durumunuzu, ortaklık yapınızı ve lokasyonunuzu belirlerken dikkatli olmalısınız. Bu konulara önem vermeyenlerin yaşam süresinin kelebeğin süresiyle paralel gittiğine üzülerek şahit oluyoruz.


  Kale Çay Bahçesi'nin sahibi Aysel Hanıma şu soruyu soruyorum: Sizce müşteriler gideceği cafe- restoranı seçerken nelere dikkat ediyor? Ona göre insanlar kendilerini oraya ait hissettikleri ve duygusal bir bağ kurduklarında sadık müşteriler haline geliyor. Haklılık payı var zira insanlar ailesi gibi hissettiği, çalışanlarıyla yani garsonlarla iyi ilişkiler kurduğu, rahat hissettiği yerlere daha sık gitme eğilimi gösteriyor. Aysel Hanım, çocukluğunda Kale'ye gelmiş turist müşterilerinin yıllar sonra Türkiye'ye geldiklerinde ilk olarak buraya uğradığını söyledi. Sebebini sorduğunda; çocukken ailemle burada çok güzel vakit geçirmiştim, parkında oyunlar oynamıştım yanıtını almış. 


Farklı, sosyalleşmeye açık ve keyifli bir mekan yaratmak için müşteriye aynı davranan bir ortam yaratmak şart. Bir çay da içseniz sizden on kat para harcayan biriyle aynı muameleyi görmelisiniz. Yani müşteride değer yaratmak önemlidir. General Motors'un Ceo'su Alfred P. Sloan her yıl birkaç kez sıradan araba satıcısı olarak oto galerilerinde çalışırmış. Bu sayede müşterilerinin sorunlarını, beklentileri ile daha yakından meşgul olurmuş. Peki sadece mevcut müşterilerini gözlemlemek ve ilgilenmek yeterli mi? bana sorarsanız yanıtım hayır olur. Çünkü kendi müşterilerinizi anlamak yetmez. Esas potansiyel henüz müşteriniz olmamış kişilerde. Sorularımız: Müşterimiz kim? Ne yer Ne içer? Nerelereden giyinir? Ne okur değil, Kim müşterimiz değil ve Neden? olmalıdır.


Bana sorarsanız işletmeyi açarken en sık yapılan hatalardan biri kirası ucuz olsun diye ikinci sınıf bir lokasyonu tercih etmek. Ya da menü kalemlendirilmelerini yanlış planlamak. Fiyatlandırmalarda yapılan hatalar. Bazen de alakalı alakasız yemekleri bir arada sunmak. Bir tarafta yöresel tatlar, diğer tarafta dünya mutfağından esintiler koymak. geçenlerde ismini vermeyeceğim meşhur markalardan birini aradım ve Katmer sipariş ettim. Yok efendim yanıtını aldım. Her aradığımda olumsuz yanıt alıyorum. Meşakkatli ve zaman isteyen yiyeceklerin menüde yer alması bana sorarsanız riskli bir durum.

Aysel hanım, Kale Çay Bahçesi'nde özellikle menülerinde kaliteye çok dikkat ettiklerini, yağlarını ve bazı malzemelerini özel olarak yıllardır çalıştıkları aynı tedarikçiden temin ediyormuş. Masalara servis ettkleri tabak ve çatalların da aynı şekilde kaliteli malzemelerden porselen vss.. seçtiklerini ifade etti. Özellikle keklerini kendileri yapıyormuş. Gittiğinizde denemenizi tavsiye ederim.

Son olarak merak ettiğim bir diğer konu yeme-içme sektöründeki teknolojinin gelişimi ve sosyal medya hakkındaki düşünceleriydi. Dijitalleşmeye ve teknolojiye vakit ayıramadıklarını ifade ettiler. Günümüzde insanlar artık yedikleri, içtikleri her şeyin fotoğrafını çekip paylaştığı bir zamanda bence bu alanlara daha fazla yatırım yapılmalı. Çünkü isteseniz yapamayacağınız reklamı sosyal medya ile rahatlıkla gerçekleştirip, kısa sürede hedef kitlenize ulaşabiliyorsunuz. ''Atlantis Dubai'' denizaltı restoranı ile insanlara köpek balıklarıyla fotoğraf çekip paylaşma deneyimi yaşatıyor.






Son olarak; Türkiye'deki gastronomi sektörüne en az İtalya, Fransa, İspanya'daki gibi devletin yeterli desteği sağlaması taraftarıyım. Türk mutfağının bu alandaki zenginliğinin yeterli desteği almalıdır. 







YENİ NESİL START-UP (GİRİŞİMCİLİK)


   Günümüzde yeni nesil iş insanlarının hayallerini gerçekleştirmek ve arzu ettikleri iş yaşamını kurma adına çeşitli girişimcilik faaliyetlerine kalkışmaktadır. Politikacıların önemli bir kısmı bu oluşumları teşvik edip cesaretlendirici konuşmalar yaparken aslında gerçekler hiç de sanıldığı kadar  kolay ilerlememektedir. Çünkü zaman, kişiye ömrünü bir işten fazlasını yapabilecek fırsatı tanımamaktadır.

 Ekonomik kriz cenneti ülkemizde ayakta kalabilmek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Her iki girişimden bir tanesi iflas ederek sektörden çekilmek zorunda kalmaktadır. Kimilerine göre bunun nedeni sıcak parayı çok farklı yerlere harcamak. Kimileri içinse maliyetleri iyi hesaplayamamaktır. Start-Uplar’ın amacı genellikle kurulu bir düzen çerçevesinde pazarda fırsat gördüğü alanlara yönelerek; yaratıcı, yenilikçi, inovatif bir fikri olan, maddi birikimini ise yatırımcılardan sağlayarak hızla büyüyüp, pazarda büyük dilimi kapmaktır.



 Girişimcilik çoğu iş insanına göre sadece bir hayalden öteye gidemeyen oluşumlar olarak nitelendirilmektedir. Çoğu genç girişimci kısa sürede fikirlerini hayata geçirerek ‘’Facebook,  Apple gibi ün kazanmanın derdindedir. Çünkü artık insanlar bacası tüten dev fabrikalar yerine, bir ‘’App’’ (Application) uygulamaları ile ciddi kazançlar elde edebiliyor.  Uber uygulaması gibi… Artık insanlar saat dokuz akşam beş çalışmak istemiyor. Kurumsal hayatın katı kurallarından uzaklaşıp kendi şirketinde arzu ettiği şekilde çalışmak istemektedir. Bu durum da sektörde Start-Up  salgınının oluşmasına neden olmaktadır. Bir anlamda tüm bu oluşumlar gerçekte‘’Kobi’’ ya da ‘’Esnaf’’ olarak değerlendirilmelidir. Popüler kültür ‘’Start-Up’’ tabirini daha havalı bulsa da gerçeği ‘’Kobidir.’’ Tüm bu faaliyetlerin içerisinde olup kartvizitlere ‘’Co-founder’’ veya ‘’Ceo’’ yazdırılması da kaçınılmaz bir gercek olarak gözlemlenmektedir. Kartvizitlerin üstünü doldurup, altını dolduramayanlar ise pazardan birer ikişer çekilmektedir.



   Pek çok iflas eden girişimlerdeki en büyük problem rehavetten kaynaklanmaktadır. Tüm işler sorunsuz ilerlerken kötü günleri düşünmeyen, kenara bir miktar bütçe ayırmayan oluşumların sonu ekonomik krizlerde sektörden çekilmek olduğunu görmekteyiz. Bu nedenle kazanç elde edilen dönemlerde elde edilen fazla miktarı ‘’nereye harcasam yerine’’ kriz sermayesine ayırmak daha sağlıklı bir karar olacaktır. Birçok firma geniş perspektife sahip müşteri portföylerinin (kobilerden, holdinglere kadar)olması sebebiyle hayatta kalmıştır. 



  Pyasada tutunmak isteyen bir firmanın amacı mavi okyanusu bulmaktır. Yani henüz ulaşılmayan müşteri kitlesine ulaşmak. Yeni pazarlar yaratip veya kesfedip yogun rekabetten siyrilmayi ongorur. Geri dönüşüm sektörünün pazarda ciddi bir potansiyel barındarması gibi. Üçyüz tane okula imha edilmek istenen bilgisayarları alıp hard disklerini yenileyerek geri kazandırıp yardımda bulunmuşlardır. Rockefeller şöyle demiş: "bana ilk 1 milyon dolarımı nasıl kazandığımı sormayın, sonraki her kuruşumun hesabını veririm" Girişimcilik ekosistemine girip ilerleyebilmenin zorluğunu özetlemektedir. Türkiye’deki kısa süren Start-Up öykülerinin temel sorunu: Kobilere göre yatırımcıların destek olmayışı. Yatırımcılar içinse; Girişimlerin büyük ölçekli firmalar tarafından satın alınmayışı olarak gösterilmektedir. Facebook,(Watsapp) Google,(Motorola) Google, (Youtube), Yahoo (Broadcast.com) gibi şirketleri satın alarak girişimciliğe destek olmaktadır.
Sonuç olarak; tüm stratejik pazarlama planlarınız şayet ürün/hizmetlerinizi satamıyorsanız  sunduğunuz teklifin bir önemi kalmayacaktır.


20 Ekim 2018 Cumartesi

BEN ADAMI GÖZÜNDEN TANIRIM

  Şu fani dünyada yaptığınız en büyük saçmalık nedir diye sorulsa şüphesiz vereceğim onlarca cevap içerisinde birinciliği insanları ''etiketleme'' hastalığıma verirdim. Bu barkodlama durumunu emin olun sadece ben yaşamıyorum. Suça ortaklarım bi hayli fazla. Gözlüklüdür, sınıfta en öne oturur. Hemen kesin çok çalışkandır yakıştırmasını hiçbir icraatini görmeden yapıveririz. Ya da tam tersi rahat, gözlüksüz, hatta biraz da kokoştur. Cebimizden ''lakayıt'' etiketini yapıştırırız. Hem güzel hem de iyi eğitimli bir kadındır. Deriz ki; yok canım yönetici falan değildir. I ıh, olamaz! Ancak ve ancak iyi bir satış temsilcisi olabilir. Ben biliyorum. O kesin bir satış temsilcisi. Gözünden anlamıştım zaten.

Her insan içinde gizli hazineler barındırır. Bu hazineleri ortaya çıkarmak için empati dediğimiz durumu geliştirmemiz gerekiyor. İnsan demek hikaye demektir. Elif Şafak bir konuşmasında; Her bir hikaye dönen bir semazen gibidir der. Döndükçe etrafına çemberler çizer. İçimize döndükçe uzunca yıllar ne öyküler biriktirdiğimizi görürüz. Ben bunları ancak yazdıkça ete, kemiğe büründürebiliyorum. Yazdıkça eytrafıma daireler çizebiliyorum. Yazdıkça içimdeki zehiri akıtabiliyorum. Eğer bunu yapmazsam içine kurt kaçmış ağac gibi gün geçtikçe kuruduğumu, öldüğümü hissediyorum. Kişinin ölmesi  hayati fonksiyonlarının durmasıyla olmuyor. Bazen etrafınızda eğlence, eş, dost, arkadaş muhabbeti varken de kimi zaman da kuşların cıvıltılarıyla piknik yaparken de yaşamadığınızı anlayabiliyorsunuz. Fiziken oradasınızdır ama ruhunuz başka bir boyutta gezinti halindedir. Sanki başka bir gezegenden ve farklı bir ırktan dünyaya fırlatılmış bir canlı türü gibi hissedersiniz. Kendinizi bir kişinin yanında ötekileştirdiğiniz anda hızla orayı terkedin derim. Sevgilinizin yanında, arkadaşınız veya iş ortağınızın yanında kendinizi farklı hissetmeye başladığınız nokta oradan var gücünüzle kaçma vaktinizin geldiği demektir. Bu konuyu biraz açmak istiyorum: Bazı kişilikler duygularını göstermekte malesef ki cimridir. Aslında çok seviyordur sizi sadece gösteremiyordur. İnanmayın! Konuşmalarına farkındalıkla kulak kesilin. Kısa vadedeki gelecek hayallerinin içerisinde siz var mısınız? Yoksa hep ''ben'' li cümleler mi kuruyor?

Buluştuğunuzda sizin tercihlerinizi, fikirlerinizi önemsiyor mu? Yoksa yalnızca sizin düşüncelerinizi sorma tenezzülünde bulunmadan şu cafede yemek yiyelim. Akabinde de şu filme gideriz mi diyor? Yemek sipariş ederken sizin ne yemek istediğinizi önemsemeden kendi beğendiği yemeği mi sipariş ettirmeye çalışıyor? Bunlar önemsiz gibi görünen ama bence çok önemli ayrıntılar. Bir insanı belki tam anlamıyla çözmemizin imkanı yok. Lakin hakkında önemli ipuçları elde etmekte iyi örnekler olduğunu düşünüyorum. Kimileri de sadece enerjinizi tüketmek için yaratılmışlardır. Ben bu tipitoşlara ''enerji vampirleri'' diyorum. Tüm hayat amaçları yalnızca sizin enerjinizi tüketmektir. bununla beslenirler. Sadece tüketirler ama asla üretmezler. Yılbaşında şu klübe mi gitsek dersiniz: IIh! olmaz der. Burada yeni bir mekan açılmış bari yemek yesek dersiniz. Yok evde maç izleyip, uyuyacağım der. Otuz yaş bedenine sahip seksen yaş ruhu taşıyan erkekler tanıdım.


 Sizi yakın arkadaşlarıyla tanıştırıyor mu? kalabalık bir ortam da sizin de konuşmanızı teşvik edici hareketlerde bulunuyor mu yoksa geri planda olmanızı önemsemiyor mu? Çoğu evli erkeğin bir aile oturmasında eşinin iyi yemek yapamadığını ev sahibi kadının karısından daha lezzetli yiyecekler sunduğu için övgüler yağdırdığını duymuşumdur. Bunu da çok matah bir hareketmiş gibi gevrek gevrek gülüp, göbeğini kaşıyarak yapmıştır eminim. Yanındaki kadını ezerek, rencide ederek ne kadar çam devirdiğini anlayamaz. Kimileri de vardır ki özellikle arkadaş çevrenizde rastlamışsınızdır. Sizinle gezip tozarken çok iyidir. Ama yeni biririni bulduğunda sizi tek seferde harcayıverir.



 Hemcinslerim için hayat kurtarıcı diğer bir önemli gözlemlediğim şey ise; size tahammülü var mı? Yani onun hoşlanmadığı bir konsere, filme gittiğinizde sıkılıp, dırdır mı ediyor yoksa size ayak uydurup, sabırlı davranabiliyor mu? Alışveriş merkezinde bir mağazaya girdiğinizde oflayıp poflayıp pirelenmiş gibi huysuzlanıyor, gününüzü zehir ediyor mu? Kredinizin olması gerekir. Siz nasıl onun tercihlerine uyum sağlamaya çalışıyorsanız onun da aynı davranışı göstermesi gerekir. Yapmıyorsa üzerine sifonu çekin gitsin. Bir de Allah rızası için kimseyi hayatınızın merkezine koymayın. Evet sevin, sayın, değer verin. Ama merkezinize almayın. Şu fani dünyada sizden kıymetli hiçbir şey yok.
Her aradığında ulaşılabilir olmayın. Demek istediğim kapris yapın değil. Paspasın altındaki anahtar rolü takınmayın. Sizi her aradıklarında nasılsa oradadır ve beni bekler garantisini vermeyin. Arkadaşlarınızı, sosyal faaliyetlerinizi bir sevgili buldunuz diye köşeye fırlatıp, yok saymayın. Sevgili gider ama dostluklar bakidir. Unutmayın ki en güzel, çekici kadın kendine güveni olan kadındır. 


14 Ekim 2018 Pazar

BİR GARİP 90


   Kendimi bildim bileli hep tv'den nefret ettim. Halen nefret ediyorum. Bir iletişim fakültesi mezunu olarak kitle iletişim araçlarından nefret etmek birçoğunuz için garip karşılanabilir. Düşünsenize çanak antenlerin olduğu dönemleri görmüş ve Reha Muhtar gazeteciliğine şahit olup ve Saadettin Teksoy Programlarıyla devreleri yanmış biriyim ben. 

   90'lı yıllarda çocuk olmak okuldan gelip, Tv'de Hugo izlemek demekti. Programa bağlanıp telefon tuşlarına basarak oynadıkları hani şu garip program. Rosalinda izleyip Hizmetçi Asminyez'e üzülürdük. Haftasonları erkenden uyanıp Taş Devri, Jet Giller seyredip birbirimize anlatırdık.Gerçi ben onlardan da sıkılırdım ya bakmayın. Tuhaf bir çocuktum ben. Herkesin ayılıp bayılarak saatlerce karşısından kalkmadığı ekran başında en fazla yarım saat geçirebiliyordum. Şimdi ise tv açmıyorum dediğimde eminim ki birçoğu içinden dalga geçip inanmıyordur. Tabi canım sen hep belgesel izliyorsun en kaliteli şeyleri sen biliyorsun diye ağız burun büküyorlardır. O yıllarda hiçbirimiz henüz x,y,z kuşağı olarak sınıflandırılmamıştık. Enerjik olanlarımıza henüz 'hiperaktif' tanısı, ufak kardeşlerimize de '4 yaş sendromu' denilen adlandırmalar yapılmamıştı. Hiçbirimiz sendrom mendrom yaşamadık. Annemin söylediğine göre... 
İlgili resim



    Üzüldüğümüzde, canımız yandığında bir-iki arkadaşımızla dertleşir hemen kendimize gelirdik. Dışarıda oyun oynar, hayaller kurardık. Sonra kötü kalpli cadı geldi ve zehirli elmasını hepimize birer birer yedirerek kurduğumuz hayalleri yıktı. Uzun yıllar uyanmamak üzere derin uykuya daldık.


 Uyuduk ve uyumaya devam ediyoruz. Çünkü bizler ürkek bir ceylan gibi yetiştik. Gündüz okulda kişisel sorunlarını el kadar çocuklardan çıkaran öğretmen müsvettelerinin hışmına uğrar, akşam evde Tv'de öldürülen gazeteci ve profesör haberlerini izlerdik. Hani arabasına bomba yerleştirilip aydınlarımızın yok edildiği haberler. Bu yüzden herkesden her seyden korkan bir nesiliz biz. Eşek kadar olup Üniversite'de konuşup söz almaktan korkarız, birinden hoşlanırız açılmaktan, hakkımızı aramaktan, maaşa zam istemekten veya işyerinde yüzyüze konuşup çözebileceğin konuları mail ile halletmeye çalışırız. Çünkü deliler gibi korkarız iliklerimize kadar hemde. Çünkü hayal kurduğumuzda; öğretmenimiz 'yine hayal alemine mi daldın' diye alay etmiştir. Konuşmuşsundur adın tahtaya yazılmıştır. Bizim nesil bu yüzden sorunlarını konuşarak çözemez. Ya zorbalaşır ya da yüzleşmekten kaçar.


  Peki hiç güzel şeyler olmadı mı? tabi ki oldu. Mesela sokaklarda elimizde yiyecek alıp çıkmanın ayıp olduğu öğretildi. Aç insanların olabileceği bu yüzden evde yemek yemenin daha doğru bir hareket olduğunu anlattılar. Şimdi ise insanların elinde kahve, sandviç geviş getire getire metrolarda yolculuk ediyor. Vahşi Kapitalizm bunu modernlik, gelişmişlik düzeyi olarak empoze ederken tüm değer yargılarımız birer ikişer vahşice sömürülmeye devam ediyor. Diğer hatırladığım güzel şey ise; bizden büyük öğrenciler abilik, ablalık yapardı. Ben Seren Serengil gibi bir dönemin kolejli familyasındandım. :) Anadolu'nun en ücra köşesinde tek katlı bir devlet okulunu da gördüm bütün hocalarının İngiliz olduğu Koleji de... Sanırım bu yüzden garip ve tutarsız bir kişiliğim var. Birçoğunun garip olarak adlandırdığı,özgür ruhlu ve gizemli kız. Kolejde iken ilkokul, ortaokul ve lise hep beraberdik. Ben ilkokuldayken bahçede oynarken lisedeki ablalar, abiler başımı okşardı. Şimdi biri başımızı ancak taciz amaçlı okşayabiliyor. Ne acı değil mi? Kantinde kalabalıkta tost almaya çalışırken lisedeki ablalar kendinden önce bize alırdı tostumuzu. Elimize verir sonra kendisine alırdı. Şimdi bu hareketleri görebiliyor musunuz diye sormayacağım. Cevabı hepimiz biliyoruz.


 Sonra ne mi oldu ÖSS denilen çoktan seçmeli sınav gerçeğinin sağlam yumruğunu yedik. Öyle bir geçirdi ki ağzımız, burnumuz yamuldu. Uzun yıllar da kendine gelemedi. Büyüdük iş güç sahibi olduk. İş yerinde kimseye güvenmememiz gerektiği, herkesin potansiyel düşmanımız olacağı ve her an ayağımızı kaydıracak, arkanızdan konuşan pislikler olarak tembihlediler. Bir yere gelmek için birinin üstüne basman gerektiği, çevrenin daima Amerikalarda okumuş iyi aile çocuklarından olması gerektiği çünkü Amerika'da okumak mühim meseleydi... Hem bizim için potansiyel tehlike olabilecekleri tembihlenirken diğer taraftan yükselmek için birilerinin ezilmesi gerektiği gibi tutarsız öğütler dinledik...Sevmeyi, aşık olmayı acı çekmek ve arabeske bağlamak olarak algıladık. Birine seni seviyorum diyemedik. Tam aşık olduk derken en ufak hareketinde sırtımızı dönüp gittik. Dedim ya biz kafası karıştırılmış, tutarsız kuşağız. Acıyın bize.


Selam olsun tüm sevip de kavuşamayanlara... Bağrı yanıklara... Hey gidi hey!



26 Haziran 2018 Salı

İÇİMDEKİ POLYANNA TİNERE BAŞLADI

KARİYER VAMPİRLERİ

Yıllarca özellikle iş hayatında çok yorum yapmayan,etliye-sütlüye karışmayan, konuşmadan önce en az iki kere düşünüp öyle düşüncelerini zikretmeye çalışan biri olmuşumdur. Şu an neden bu kadar fütursuzca, gayet rahat yorum yapıp, yazabildiğimi bilmiyorum. Sanırım dolan bardaklarımdan bir tanesi artık taştı. Ve artık içimde birikenleri paylaşmam gerektiği inancını tüm kalbimle hissediyorum. Yıllar evvel (sanki çok yaşlıymışım gibi) pek değerli patroniçelerimden biri (iş hayatında ezik dönemlerim)

 Özleyiş: Sen aslında her patronun istediği tipte bir çalışansın. Hiçbir şeye itiraz etmeyen, vur tokatı al ekmeği.. Aslında kastettiği oydu. :) Doğruydu. Kimseyle kötü olmamak adına susan. Toplantılarda fazla yorum yapmayan. Dedikoduya karışmayan. Kimse için art niyet, ayak kaydırma vss niyeti beslemeyen, iş arkadaşlarıyla konuşurken üslubuna dikkat eden... O dönemlerde ekip arkadaşlarım birbirlerine; ''Lan, ulan, saf ne olacak vb..'' şeklinde hitap edip seslerini yükseltirlerdi. Sevmedikleri biri varsa ve yeniyse ''sakın ona yardım etmeyin'' derlerdi. Tabiri caizse kapalı kapılar ardında iş yeri değil altın gününe toplanmış, kısır yiyip dedikodu yapan bir grup menopozlu kadın ortamıydı. Devlet dairesi zihniyetiyle en az 8-10 sene çalışıp bir yere gelememiş bir avuç beyaz yakalı topluluğu. Kimisi ispiyoncudur bunların, kimisi çirkef (aman kavga edeyim demeyin herkesi organize edip yapayalnız bırakırlar, öyle tanık olduğum biri vardı) Gerçi zamanla sizi de kendilerine benzetmeye başlıyorlar. Ya onlara benzeyeceksiniz ya da çemberin dışında kalacaksınız. Ya da köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı diyeceksiniz. Demezseniz de zaten dedirtiyorlar hiç merak etmeyin. Beyaz yaka dünyasıyla ilgili bir kısım deneyimlerimi paylaşmak istedim. Çünkü bu garip, samimiyetsiz dünyaya yeni başlayacak veya başlamış olan genç arkadaşlarım var. Özellikle birkaçının sosyal medya platformlarında iş ortamlarında ilk kez karşılaştıkları zor durumlarla ilgili destek isteyen mesajları gayri ihtiyari gözüme ilişti ve kayıtsız kalamadım. Belki yazılarımın bir nebze olsun yardımı olur. Kim bilir bu sahte dünyada yalnız olmadıklarının farkına varıp, biraz güç bulurlar. Çünkü içimdeki Polyanna tinere başladı ve kendime suç ortakları arıyorum.

Peki onu bunu bırak da işyerinde personel neden mutsuz olur? Bunu söyle dediğinizi işitir gibiyim. Bunun analizini, araştırmasını yapan çok sayıda kariyer uzmanı mevcut. Lakin ben kendi yaşadıklarımı da ekleyerek olaya biraz daha farklı bir boyut katmak istiyorum. Mutsuz olurlar çünkü yetki/terfi yani kariyerde ilerleme imkanı yoktur. Siz satış hedeflerinizi gerçekleştirip ekip birincisi de olsanız, amuda da kalksanız ilerlemeniz imkansızdır. Zaten etrafınıza baktığınızda göreceksiniz. Benim dönemimde takım liderimiz 10. senesinde lider olabilmişti. Buradan durumun vehametini siz anlayın. Sizden daha başarısız personellerin size emir verip işinize karışabilecek derecede şımartılmaları. Ya müdürün tanıdıklarıdır. Ya torpille işe başlamışlardır. Ya da başka nedenlerle  (satış yapamadığı için sizin satışınızın ona yazılması çünkü kendisi onu işe aldırmıştır ve üst yönetime benim aldığım eleman başarısız demesinler diye vs..) kayrılmaları neticesinde sizin gibi başarılı personelleri kaybederler. Can hıraş, pılınızı pırtınızı toplayıp yangından kaçar gibi ortamı terkedersiniz. 

mutlu (11)

Bir de personelin fikirlerinin önemsenmemesi durumu var. Toplantıda herkes gibi fikrinizi söylemeye çalıştığınızda; lafınız sert ve ani bir refleksle ağzınıza tıkılır, susturulursunuz. Bu gibi durumda elimdeki kurşun kalemi nasıl sıktıysam ortadan çatlamıştı. Tabi Türk filmlerindeki üvey anneler gibi diğer sevdiği-desteklediği personelleri aksine destekleyip, zorla konuşturmaya ve öne çıkarmaya çalışmaları da cabası...Şu külkedisi masalları durduk yere yazılmıyor. Üvey anne ve kötü kız kardeşler :) Profesyonel dünya bu durumlara şu an ''mobbing'' diyor. Ben o zamanlar sadece kendi kendine ağlayıp, kabuğuma çekilirdim ya da en sonunda dayanamayıp istifayı basıp olay mahallini terkederdim. Bu isyankarlık kolay elde edilmiyor. Genç arkadaşlarım: Malesef ki iş hayatı bir avuç filin çimenleri acımasızca ezdiği, senaristin çok da mutlu son yazmadığı bir film gibidir. Size tavsiyem bu filmde uzun metraj oynayabilmeniz. Dikkatinizi çektiyse ''oynayabilmeniz'' dedim. Çünkü bu dünyada duygulara fazla malesef ki yer yok. Bir anlamda psikolojik bir savaşın içinde olacaksınız uzun yıllar boyunca. İşler birkaç ayda kolayca öğreniliyor. Zor olan taraf  ''insan yönetimi'' yani sinirlerinizin çelik gibi olabilmesinde yatıyor...

Öyle anlar vardır ki sırf kendi egolarının sarsılması nedeniyle izzeti nefsinizle, gururunuzla bile oynamaya kalkarlar. Sırf çok saygıdeğer patronunuzu övüp onun değerli olduğunu hissettirmediğiniz için. Çok bilirim toy zamanlarımda patronumun bana niye sormuyorsun, benden öğrenmiyorsun diye triplerini, tuhaf gücenmelerini... Halbuki patrona oryantasyon sürecinde onca önemli işinin arasında gidilip rahatsız edilir mi diye düşündüğünüzü onu önemseyip saygı duyduğunuzu bilmezler. Aksine ona ben arkadaşlarımdan öğrendim derseniz kaplan gibi kükreyip ağır laflarıyla odada üstünüze bile yürümeleri mümkündür demedi demeyin. Hangi mertebeye gelirlerse gelsinler patronların da egoları olabiliyor. Poh pohlanmak isteyebiliyorlar. (Yalakalar bu nedenle hızla yükselirler) dipnot.



Kimi zaman da ayrımcılıklarla karşılaşacaksınız. Neden diye lütfen sormayın. Bazen gözünüzün üstünde kaşınız olduğu için bile olabilir. Abartmıyorum. Eğer çok başarılıysanız ki genelde bu yüzden olur. Ya bir gün onların yerine geçersiniz korkusu vs... Birçok neden olabilir. Kimi zaman mesai arkadaşlarınızın -sizden daha deneyimliyse- şantajlarıyla karşılaşmanız da muhtemel. Rakipsinizdir. Beraber sahada bir müşteriye gitmiştik. Müşteri benden iyi elektrik aldığı için sunumu benim yapmamı istemişti. Sırf adam benimle muatap olmasın diye beni zorla susturmaya çalışmıştı. Ofise gelince de müdüre benim ne kadar başarılı sunum yaptığımı söyleyeceksin. Yoksa oryantasyon sürecindesin. Seni şikayet edip kötülerim demişti. Korku filmi gibi... Elimizdeki tüm sunum materyallerini de bana taşıttırıyordu. Söylememe gerek yok sanırım. :)) Kimi zaman da hasta olup öksürmekten konuşamazken ki (telefonda iş yapan biriyim) doktora zar zor gitmeye izin alabilip tekrar ofise dönmek zorunda bırakılmıştım. Gelirken de yollarda kusarak...Buna karşın  evi boyandığı için diğer mesai aradaşıma izin verildiğimi söylemiş miydim?



Aslında yazılacak, söylenecek o kadar çok şey var ki... Yakın çevremden bizzat gördüm. Her gün eve ağlayarak gelen yakınlarımı. Abartmıyorum her allahın günü istisnasız eve ağlayarak geliyordu. Diğer arkadaşım koskoca beş senesini mobbinglerle geçirip artık hastalanma aşamasına gelmişti. Size bu gibi durumları çekin demiyorum. Ama sabırlı olup, direnmeniz bu kısım çok önemli -işinizde başarılı olmanız- eninde sonunda sizin kazanmanızla sonuçlanıyor. Ne kadar başarılı olursanız o kadar güçlü olacak ve eninde sonunda köprüyü geçtikten sonra sizi ezen iş arkadaşlarınızdan rövanşınızı alacaksınız. Birçoğumuz haksızlıkla karşılaşıyor ve koca koca lokmaları yutabiliyor. Ve eminim ki herkes bir gün kalbinin temizliğine göre ekmeğini öyle ya da böyle yiyiyor. Bana güvenin ;)
Sessizligi gevezelerden, hosgoruyu hosgorusuzlerden ve sefkatli olmayi kati kalpli merhametsizlerden ogrendim der Halil Cibran. Ve fisildar ardindan: "Ne tuhaf ki hicbir minnet duymuyorum bu ogretmenlere."
 Bu arada hikayenin sonunu merak edenler icin: Saat 12 de araba bal kabagina donusup ayakkabimi tabiki merdivende dusurmedim. Fakat hikayenin kotu karakterlerinin istisnasiz hepsinin ellerine esyalarinin tutusturulup gonderilmisligini buyuk bir hazla izledim. Dostlar eden eninde sonunda buluyor. Benim hikayem mutlu sonla bittiyse sizinki de bitebilir.

Sevgiyle...

17 Haziran 2018 Pazar

HAPPY FATHERS DAY

HAPPY FATHERS DAY- BABALAR GUNU

Hayattalarken kiymetlerini bilmek dilegiyle...Ve aslinda babasi hayatta olan kerkes hala cocuktur.

Çocuğu olmayan fakat yüreğinde sevgi,merhamet taşıyan her erkek babadır.